-Kalp kıriziyle yaşamını yitirenlerin anısına-
Yeryüzü kabuğunda bir kırık (fay) varsa, orada mutlaka deprem olur. Şiddeti, kırığın boyutuna göre değişir; hissedişlerden tutun da 7-8-9 şiddetine kadar yükselir. Hatta çok kısa aralıklarla birkaç deprem de yaşanabilir. Toprak üstündeki tahribatı da o oranda çoğalır.
Kalp kırizi de insanın yaşadığı göğüs merkezli bir depremidir. Ne kadar çok sitres, ne kadar çok sigara, ne kadar çok kötü beslenme ve ne kadar çok düzensiz, inişli çıkışlı, pisikolojik yapıyı alt-üst eden çalkantılı yaşayış varsa, ne kadar ailesinde kalp, tansiyon rahatsızlığı bulunuyorsa, o kadar kırık(fay) vardır. Bunların yanında toplumsal, kültürel ve ekonomik depremleri unutmamak gerekir. Onlar da insanların yaşayışını derinden etkileyen faktörlerdir, intihara varan sonuçlar doğurabiliyor. / İnsan, yerküre gibidir ve her zaman risk altındadır; her zaman ağır ya da hafif bir deprem yaşamaya adaydır…
Hani deniyor ya, “ önceden deprem bilinmiyor, ne zaman olacağı tahmin edilmiyor” diye. Hayır, deprem biliniyor: Kırık-fay varsa mutlaka deprem olacaktır; ama büyük, ama küçük. Bu bilgiden haberi olmayan var mıdır? Demek ki deprem biliniyor. Ona göre önlem alınıp 7-8-9 şiddetine dayanıklı binalar yapılırsa, kentler kurulursa, her yönden hazırlık tamamlanırsa depremin saatinin bilinmesine gerek var mı? Depreme hazırlık yapan ülkeler yıkımı ve can kaybını sıfıra indirdiler.
Yerküre kırığı insandaki kalıtsal özelliklerdir, sitresi, sigarayı, kötü yaşam koşullarını, düzensizliği ve kötü beslenmeyi eklediğimizde kıriz kaçınılmazdır: Öldürebilir, büyük bir ders verebilir, uyarı niteliğinde geçişebilir. / Belirtileri başka anlamlara yorulan bir rahatsızlıktır kalp hastalığı. Önceden önlem almayı gerektiren, ama gençliğin, gücün, enerjinin yanına yaklaştırılmayan, sol boyun, sol omuz, sol kol, göğüs ve sırt ağrıları aslında öncül belirtilerdir. Tansiyonda oynamalar, çarpıntılar, geceleyin gelen endişeler, kaygılar mutlaka doktora söylenmeli, uzman ihtiyaç duyduğunda da bu faktörleri ciddiye almalı, falcılık yapmamalı ve kanıtlamak için anjiyoya almalıdır.
Kalp kırizi herkes için bir felakettir; hele gençler için… 49’lu, 50’li, 51’li yaşlarda yaşanılan bir kıriz çoğunu alıp götürüyor. Hayatta kalmak ondan sonrası için büyük bir şans, bir tesadüftür. Anında doktora, hastaneye yetiştirilmek, ilk müdahale ile tedaviye geçilmek ya da ameliyata alınmak… Ayrı ayrı hepsi birer yaşama nedenidir. Bunun için hasta olmadan önlem almak, sıkı kontrollerden geçmek, her ağrının, her belirtinin izini sürmek, nedenini, niçinini araştırıp bulmak gerekir. Bugünün olanaklarıyla bunu başarmak mümkündür. Sitent takmak, baypas olmak kesin çözümler üretebiliyor. Sonrası için yaşam tarzını ve beslenme alışkanlıklarını değiştirmek gerekiyor. Sağlık her işin başı, ihmale gelmez, affetmez.
Kadınlar, menopoza girene kadar yüksek oranda östrojen ürettikleri için ve östrojen de “kalp koruyucu” özellik taşıdığından erkeklerden daha az kalp kırizi geçirirler. Ne zaman ki, menopoza girer ve östrojen hormonu salgısı azalır, kalp kırizi oranı yükselmeye başlar. Bu yüzden kadınlar menopoz sonrasına çok dikkat etmeliler.
Ancak kimi insanlar “korku” nedeniyle anjiyo ve baypas olmayı kabul etmiyorlar, öteliyorlar. Oysa kalp rahatsızlığı ötelemeye, ertelemeye, geciktirmeye, bekletilmeye gelmez; derhal müdahaleyi ve tedaviyi gerektirir. Birtakım kaygı, tasa ve ihmallerden ötürü, biriken korkular pek çok genç-yaşlı insanın canına mal oluyor. Bugün bir baypas, dişe yapılan kanal tedavisinden daha kolay, hele sitent takılması kaşla göz arasında anjiyo yapılırken bitirilen küçük bir işlem…
Maalesef kalp-damar-tansiyon ve beyin kanamaları-emboli atmaya dayılı ölümler ülkemizde birinci sırayı işgal etmektedir. Her yıl bu hastalıklardan ölenlerin sayısı yaklaşık 205(340 bin diyen de var) bin olduğu ifade ediliyor. Kanser hastalıklarından ölenlerin iki katı… Türkiye, her iki buçuk dakikada bir insanını kalp ve damar hastalıklarından yitiriyor. Çanakkale Savaşında yitirdiğimiz insanlardan çok bu ölüm yüksekliği… Birinci dünya Savaşında yirmi milyon insan ölürken, dünyada kalp ve damar hastalıklarından her yıl ölenler nerdeyse bu savaş kadar. En büyük mücadele bu uğurda yapılmalıdır. İnsanlık kalp damar hastalıklarıyla mücadeleyi ülke savunması ya da bir savaş büyüklüğünde görmeli, yatırımları ona göre yapmalı ve yürütmelidir.
Böyle düşünüyor ve böyle diyoruz da, bu acıları ve duyarlıkları yüksek firekansta yaşayan biri olarak en yakın akraba, dost ve arkadaşlara anlatmakta çaresiz kalıyoruz. Acayip bir uyuşukluğun içerisinde hep öteliyor, hep bahaneler uyduruyorlar. Oysa iş bekleyebiliyor, sonraya bırakılabiliyor, ertelenebiliyor. Ama kalp kırizi beklemiyor, geciktirilip ötelenemiyor. Umursanmayan belirtiler, “küt” diye alıp götürüyor. O zaman ne diyorlar, “hiçbir şeyi yoktu.”
Postacı kapıyı iki defa çalar. Galiba bir filmin adıydı bu. Kalp hastalıkları mutlaka belirti verir de biz o belirtileri ciddiye almaz, geçiştirir, doktora dahi gidip inceletmeyiz. Geceyi birtakım korku, kaygı ve endişelerle geçiriyorsak, hatta o korkulardan ötürü “akşamın olmasını” istemiyorsak, vücudun hassasiyetlerine değer vermeli ve nedenlerini öğrenmeliyiz. Deprem öncesi kimi hayvanların yaşadıkları huysuzluklara anlam yüklüyorsak, kıriz öncesi bedenimizde olan hissedişleri de ciddiye almalıyız. Herkes kendinin doktorudur, ama kararı uzmanlar versin. Gencecik insanların erken ölümleri kader değildir ve insanın yüreğini derinden acıtıyorlar…
Sevgiyle, esenlikle kalınız…